Selahattin DÜNDAR


terekeme.karapapak@hotmail.com
  Tüm Yazıları

TEREKEME SEMAHI (Meykhana/Meyxana)

Tüm semahların piri; piri Türkistan Ahmet Yesevi Hazretleridir. Ahmet Yesevi bir Türkmendir. Bektaşi Semahı ve Mevlevi Semahı olmak üzere tüm semahlar Ahmet Yesevi’nin semah uygulamasından uyarlanmıştır. Ahmet Yesevi’nin ehl-i beyt tarafından İslâm’ın Türkistan’da yayılmasına memur edilmesinin nedeni lider kişiliği, halk tarafından sevilen kişiliği ve şair kişiliğidir. Bu kişiliklerinden ötürü doğru insanı seçtiklerini de zaman göstermiştir. Ahmet Yesevi Türk diyarında İslâm’ı kolay kabul ettirebilmede kendisine göre yöntemler belirlemiştir. İslâm’ı kolay anlatabilmek için; Arapça yerine günün Türkçesini kullanmıştır. Ayetlerin büyük bir kısmını nesir yerine şairane üslup kullanarak şiirlere dönüştürmüştür. Bu şiirlerde korku yerine sevgiyi işlemiştir. İnsan dikkatinin sürekliliğini temin edebilmek için hareketliliği düşünmüştür. Bu hareketliliği de sadece kafa sallamak el kol hareketi yapmak yerine tüm insan vücudunu hareket ettiren kökü şamana dayanan semah hareketliliğini tercih etmiştir. Ahmet Yesevi’nin semah hareketliliğinde de yine bir sentez söz konusudur. Ahmet Yesevi’nin orijinal semah hareketliliği kişi bazında hem öteleme (ilerleme) hem de zaman zaman dönme şeklindedir. İşte Terekeme semahı budur. Yani orijinal Ahmet Yasevi semahıdır. (Bektaşi semahı ile Mevlevi semahının sentezi)     Ahmet Yesevi’nin müritlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli’deki Bektaşi Semahı kişi bazında sadece öteleme (ilerleme) şeklindedir. Kişinin kendi etrafında dönme hareketi yoktur. Yine müritlerinden bir diğeri olan Mevlana’nın uyguladığı Mevlevi Semahı ise kişinin kendi etrafında dönmesi şeklindedir. Oysa Ahmet Yesevi’deki semah her iki müridinin uyguladığı semahın sentezidir. Yani kişi zaman zaman ve bazı semahlarda kendi etrafında pervane döner, bazı semahlarda ise çember çevresinde öteleme şeklindedir. İşte, Terekeme Semahı yani meyhana budur. Yani Ahmet Yesevi’nin uyguladığı Bektaşı Semahı+Mevlevi Semahı’nın sentezidir. Terekeme Meykhanası (Terekeme Semahı)’nın, Ahmet Yesevi’nin uyguladığı orijinal semaha çok yakın olması doğaldır. Çünkü, Terekemeler XX. yüzyıla kadar Ahmet Yesevi’nin yaşadığı topraklarda yaşamışlardır. Zaten yakın tarihimize kadar Terekeme Meykhanası (Terekeme Semahı) yani “Meyhana” ayini yapan Terekemeler, son yüzyıllarda Kafkasya’dan Türkiye’ye gelen Terekemelerde daha çok görülmektedir. Terekemelerden Semah (Meyhana) ayini yapanlar şehirli olan Terekemeler değildir. Meyhana dönen Terekemeler daha çok Dağ Terekemesi de denilen Yaylak Terekemeleridir. Çünkü Dağ Terekemeleri sadece (Göçer Terekemeleri) kendi içinde kız alıp vermiştir. Yakın tarihlere kadar dışarıdan kız alıp vermediği için saf jenerasyonu korumuşlardır. Şehirli dedikleri şehir halkı gibi şehir kültüründen etkilenmediği için geleneksel kültürlerini yozlaşmadan yakın tarihimize kadar taşıyabilmişlerdir. Bu nedenle Terekeme Meyhanası (Terekeme Semahı) ayini Dağ Terekemelerinde daha çok gözlenebilmektedir. Terekemeler Oğuzların Üç-ok boyundan Dağ-Han’ın oğlu Salur Kazan beyin çocuklarıdır. Bu nedenle de Dağ Terekemeleri denmiş olabilir. Terekemelerin yerleşik olanlarına Aran Terekemesi; göçeri olanlara ise Dağ Terekemesi adı verilmektedir.

Caferoğlu Ahmet 1930 yılında yayımlanan bir yazısında şöyle söylemektedir: “Göçeri Terekemeler içerisinde ayrıca, yerli ahali tarafından Mürid adı ile adlanan bir zümre daha vardır. Bu zümreyi, esas Terekeme inancından ayıran başlıca özellikler temel inançlar ve yaptıkları dini ayindir.” Dini ayin Bir nevi Şaman ayinini andıran bu dini merasimde, erkeklerle kadınlar bir meclis kurarak pervane dönüp çay içerler. Ve davul yerine de bir teneke çalarlar. Bilhassa Seyyit Hamza Nigari’nin ve daha başka şairlerin çok defa manalarını bilmedikleri şiirlerini söylerler. Onlar için önemli olan amaçtır. Hakka ulaşmak amaç olduğuna göre araç olan sözlerin anlaşılır olmasını çok önemsememişlerdir. “Aralarında en büyük günah, sakal kesmek olduğundan hep uzun sakal taşırlar,” denmektedir.

Bütün Kars ilinde bulunan 114 Terekeme köyünden belki 14 tanesinde Terekeme Meyhanası (Terekeme Semahı) ayini yapılmaktadır. Diğer köylerin çoğunda bu uygulama yoktur. Terekeme Meykhanası (Terekeme Semahı) ayininin uyguladığı köylerin adlarını vermek gerekirse: Kars Merkez Dikme Köyü, Kars Merkez Kümbetli Köyü, Peldirvan, Yolaçan Köyü, Akbaba Köyü, Hamzakelek, Başgedik, Ayakgedik, Şüregel. Bu yerleşim yerleri Meykhana (Terekeme Semahı)’nın yoğun uygulandığı yerlerdir. Ancak, tüm Terekeme köylerinde Meyhana bilinmektedir.

Meyhana dönenlerde Temel inançlar şöyledir:

  1. Zuhur : Tanrısal özün ve güçlerin peygambere iman ve velilere yansıması
  2.  Ettehad : Bir insanda aynı anda Tanrısal ve insansal özün bulunması
  3.  Hulul: Tanrısal huyun insana sızması ve insan huyunun Tanrısallaşması
  4.  Tenasuh: Ruhların ardısıra değişik nesneler ve canlılara aktarılışı

Bu inanışa sahip kişiler Müridlerin kerametlerine inanırlar. İnsanları özel ve sıradan olarak ikiye ayırırlar.

İslamın diğer tüm mezheplerini Ehli Suret (biçimciler) ve kendilerini ise Ehlihak (Tanrıcılar/Doğrucular) olarak adlandırırlar.

Niçin Meyxana:  Halk arasında “Terekeme Semahı” şeklinde bir ifade yerine “Meykhana” adı kullanılmaktadır. Bilimsel olarak “Meykhana” sözcüğünün “Terekeme Semahı” terimine karşılık olduğu bilinmektedir. Ancak, halk arasında Meyhana hatta gırtlaktan telaffuzla Meykhana denmektedir. Terminoloji olarak Mey ve Meyhane sözcüklerinin anlamlarına geçmeden önce bu terimlerin kaynağı olan Müslümanlığın kabul sürecini ve dini inancın doruklaşıp ayinleştiği boyutunu kısaca gözden geçirmek gerekir. 

Hoca Ahmed Yesevi Ve Arapların  Terâkime Dediği Terekeme/ Karapapakların Müslüman Oluşu Hoca Ahmed Yesevi; Pir-i Türkistan, Hazreti Türkistan, Hace-i Türkistan olarak kabul edilinceye kadar, Türkler; Arap/İslamiyet ile beş asır kadar savaştılar, direndiler. Yani Türkler, bir gece rüya görüp hidayete erip birden Müslüman olmadılar. Bu uğurda, kılıç-kırbaç ve kan-zulüm yaşandı. Çünkü bu, bir kültür ve kavmin inanç ve coğrafya fethiydi. Arapların mevali dedikleri Arap/İslam dışındaki kavimler direndiler. İnanç ve ülkelerini savundular. Türk yurdunun zenginliği, talana alışık Arab’ın iştahını kabartmıştır ve saldırılarını sürdürmüşlerdir. Olay artık “dini tebliğ” den çıkmış “mala-servete-mülke rağbet” e dönüşmüştür. Nihayet; Hazar bölgesi halkı da, kılıç zoruyla Müslüman yapıldı. Bu inanç değişikliği, gönülsüz ve yüzeyseldi. Türkler, İslâmiyet öncesinde de İran etkisindeydi. Türkler, İslâmiyet’i ve tasavvufu İran üzerinden öğrendiler. Maveraünnehir’deki büyük şehirler manen “Türk” olmaktan çok “İrani” dir. Zerdüştilik Türkistan’da yaygındır (Fuad Köprülü: İlk Mutasavvuflar).

 Türkler, tarihte birçok din değiştirdiler. Şaman, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüşti, Budist, Maniheizm dininde Türkler vardı. Bazıları Arabistan’a, İran’a giderek Müslüman olmuş ve dönüp halk arasında bu inancı yaşamaya başlayanlar da vardı. Buhara, Semerkand gibi büyük merkezlerde, bunların tapınakları yan yanaydı. Değişen zaman içinde; savaş, katliam, göç, talan nedeniyle toplumun denge ve dinamikleri de hızla değişti. Orta Asya’da eski yaşama biçimi ve dengeleri ile insanların inanç ve menfaatleri de değişti. Bu süre içinde İslam’ı tanıma olanağı da doğdu. Köleleştirilmiş Türk çocuklarından oluşan ordular ve bunların devletlerin iç dengeleri üzerindeki rolleri değişti. Bu köle komutanlar devlet yönetimine müdahale ettiler, belirleyici oldular. Dervişler eliyle İslamiyet, Orta Asya bozkırına götürüldü.    İlerleyen yıllarda, Oğuz Boylarından iki bin çadırın gönüllü olarak İslam’ı seçmeleriyle Türkler, İslam dünyasının kaderini değiştirdiler. Böylece, İslam’a direnen kavim olan Türkler, bu kez İslam’ın hizmetinde oldular. İslam’ı yaşama biçimi, özellikle cihad nedeniyle, Bozkır Türk’ünün idealindeki din oldu.   Araplar eliyle Türklerin İslam’a davet yöntemi; kılıç, kırbaç, kan, gözyaşı, ölüm, talan, yağma, esaret ve kölelik direniş ve soykırım. Bunun sonuç vermediği açıktır. Ama Oğuz Türklerinin, sonradan, bütün bunlara rağmen isteyerek Müslüman oldukları da bir gerçektir. İşte bu gerçeğin sihirli ismi, Hoca Ahmed Yesevi’dir. Şimdi onun dönemini, İslam’a davet yöntemini ve semaha giden yolu izeyelim.  

Hoca Ahmed Yesevi; Türklerin toplumsal inanç, yaşama biçimi, gelenek ve beşeri özelliklerini dikkate alarak, sevgi ve davete dayalı bir İslam’a tebliğ yöntemini geliştirdi ve uyguladı. Arap/İslam yönteminde olduğu gibi; baskı, fetih ve zor ile Türk toplumunun İslam’ı benimsemediği, buna direndiği görüldü. Bu yöntemle dirençlerin kırılması, kabul edenlerin çoğalması, inananların giderek artması, bazı insanların İslam’ı tebliğ görevini üstlenmeleri İslam’a davet için birikim oluşturdu. İşte bu ortamda ve Türklerin İslam ile temaslarından beş asır sonra Hoca Ahmed Yesevi, bozkır insanını İslam’a davet için tarih sahnesinde, gönüller bahçesindedir. Hoca Ahmed Yesevi; Arapça ve Farsça ile İslam’ı düşünce, şeriat ve tasavvuf ile kelâm, tefsir, hadis ilmi öğrenmiş. Devrin güçlü şeyhleri yanında yetişip olgunlaşmış ve Şeyhi Yusuf Hemedane’ye halife olmuş. Ama Şeyh’inin manevi işareti üzerine şeyhlik postunu, Şeyh Gücdüvani’ye bırakarak Yesi şehrine, Türkleri İslam’a irşad için yerleşti.

Türkler, dini duygularını, kahramanlıklarını, milli vezin olan hece vezni ile dörtlükler şeklinde ifade ederlerdi. İşte Hoca Ahmed Yesevi Kur’an, Hadis ve Hz. Peygamber sünnetini, İslam’ı düşünce ve tasavvufu hece vezniyle dörtlükler ile anlattı, bunlara “hikmet” adını verdi. Böylece, geleneksel Türk şiirine; tasavvufi, dini düşünceler de ilk defa Hoca Ahmed Yesevi tarafından getirilmiş olundu. Yesevi’nin amacı; şiir-hikmet yoluyla, geleneğe uygun olarak İslam düşüncesini açıklamak, aşılamaktır. Böylece Türkler; Kur’anı ve İslam’ı, Hoca Ahmed Yesevi’nin hikmetlerinde tanıdılar, sevdiler ve inandılar. Yesevi, Türk toplumunda; Zerdüşt, Mani, Budist, Yahudi, Hıristiyan ve Şaman inanışında birçok insanın olduğunu biliyordu. Bu toplumu, “kılıç ve kırbaç” ile değil, sevgi ve hoşgörüyle, benimseterek, öğütleyerek İslam’a getirmenin mümkün olabileceğini biliyordu. Bunun için İslam’a davet yöntemini, bu “din-dünya görüşü-yaşama biçimleri”nin ortak unsurları üzerine bina etti. Hoca Ahmed Yesevi aşırı ibadet, zühd, bir lokma bir hırka, kanaat ve sabır ile gerçeği bulmak, ermek yöntemi yerine “aşk ve cezbeye dayalı mel¬âmeti, kalenderi” yöntemini seçti. Asıl olan, öz-söz birliği, sevgi ve hoşgörüdür. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” Hadisini esas almıştı. Hoca Ahmed Yesevi; Zerdüştiliğin; iyi fikir, iyi zikir, işlek, adalet ve akıl ile İlah’ın sevgi olduğu ilkelerini, tarikata giriş seramonilerinin bir kısmını aldı. Hizmet ve kudret kemeri ile üç düğüm yöntemi gibi (Allah-Muhammed-Ali). Sevgi ve hoşgörü, akıl-gönül birliği. Sarhoş edici maddelerin yasaklanması gibi. Yesevi, Hıristiyanlığın sabır ve kabul ilkelerini aldı. Şeyhe, Pir’e mutlak itaat zorunluydu. Sevgi olmalıydı. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta “Tek İlah” inancı, Cennet, Cehennem fikri zaten vardı. Bunlar Zerdüştilikte Buda’nın sekiz ahlak ilkesi; doğru söz, doğru düşünce, helal rızık, hoşgörü, adam öldürmemek prensipleri, İslam’da da vardı. Üstelik kul olarak insanlar Allah karşısında eşit durumdaydılar. Bu da içe dönüşü, kendini bilmeyi gerekli görüyor. Zerdüştilik dahil olmak üzere Hinduizm ve Budizm tasavvufu, kâmil insan olmak için “kendini bil ve kendini fethet” demektedir. Ayrıca “öldürme”yi kesinlikle yasaklıyor. Maniheizm; “eline-beline-diline sahip ol” ilkesini toplumsal uyumun zarureti bilmiştir. Bunlar her ahlâk sisteminin ana kurallarıdır.

Zerdüştilik’te, “homa-soma” denen kutsal içecek, ölümsüzlük içkisi, aşk ve hakikat içkisi vardır. Ölümsüzlük içkisi Pir-i Muğan elinden verilir. Pir-i Muğan, meyhanede insanı sarhoş eder. Onun elinden içip mest olmak, aymak büyük bir olaydır. Burda meyhane dergâhtır, mey içilen mekândır. Piri Mugan ise kâmil insandır. İçkisi ise “aşk ve söz”dür. Bugün için de bu sözcükler, bu kültürün temelini oluşturur.

Bu manada Fuzuli şöyle diyor: “Meyhaneleri fethedelim Fatiha’lar ile/Böylece kapalı kapılar açılır bize.” Din düşüncesinde, yaşama biçiminde ve inanışta, bir mürşit, pirin, şeyhin ilmi ile ya da bir nebi veya velinin irfanı ile gelişmektedir. Bunlar merkezdir. Müritler ise bir çember, bir halka oluştururlar. Halkadan kopan, çemberi kırmış olur, bütünlüğü bozar. Ona yer ve fırsat yoktur. Bu topluluğu birlikte sevk ve idare edip, gerçek yolda eğitip yoğurmak için kaide ve kurallara gereksinim vardır. Bu, edep ve erkândır.    Hakkı anmanın ve yüceltmenin her şekli, ibadet olduğuna göre, çalışmak, öğrenmek, güzel söylemek, hizmet etmek, adaletli olmak da oruç-zikir-kurban ibadet sayılmaktadır. Yani ibadet, sadece belirli zaman ve şekilde Hakk’a tapınmakla sınırlı değildir. Bu noktada ibadet etmek çok çeşitlidir. Belirtilenler, ortak olan şekillerden sadece bazılarıdır. Grupların ortak ibadetleri vardır, bireysel olarak ibadet etmek mümkündür. İbadethanede olduğu gibi uygun herhangi bir yerde ilah’a sığınmak, onu anmak, onun hatırı için iyi şeyler yaparak, ibadet etmek de mümkündür. Bu nedenle grup içinde; genel uygulamaya uyanlar olduğu gibi, onu reddetmeyip, bildiklerince ibadet edenler de vardır. Yani; namaz ve orucu yegâne ibadet bilip, bunu yapmayanların ibadet etmediklerini ileri süren katı, kuralcı gruplara karşılık, bunu reddetmeyen fakat başka şekilde de ibadet ve hizmetinin olabileceğini varsayan gruplar vardır. Bu bir sevgi anlayışı ve hoşgörüsüdür. Seyran ve devran ilkesi, tasavvufta önemli bir konudur. Ruhun, serüvenlere girip çıkmasıdır. Ölüye-diriye, canlıya-cansıza, düne-bugüne-yarına gidip gelmesi, yaşaması ve ilah ile beraber olup ondan haber getirmesidir. Çünkü önce ruhlar yaratıldı ve hepsi de ona “beli” (evet) dediler. İşte bugün de “seyran-devran” hizmetleri, nefesleri vardır. Gerek Yesevi, gerek Mevlana, Hacı Bektaş ve gerekse Yunus Emre’nin devriyeleri pek ibretli ve ünlüdür. Bunları izleyenlerin dilinde de “Şamanik seyranın deyişleri vardır. Görülüyor ki seyran-devran; “şamanik karakter”li, İslam ruh dünyasının izlenmesi ve anlatılmasıdır.

Hoca Ahmed Yesevi’nin İslam’ı tebliğ yöntemi, Orta Asya’daki bu Türk toplumuna göredir. Bu toplumun inanış ve yaşama biçimine göredir. Orta Asya, İran ve özellikle Horasan kapısı üzerinden İslam ve tasavvuf ile dervişlerin yaşama biçiminden haberdar ve Arap zulmünden bizardır. Hoca Ahmed Yesevi, bu ortam içinde Türkleri ortak dini inanca davet etti. Raks ve musiki ile hece vezinli ilahiler ile cezbe ve keşif ile ilham ile temel ahlaki prensipler üzerinde, farklı din ve inançtaki insanları etrafında topladı. Onları kendi fırınında, küresinde pişirdi. Onlara İslam’ın rengini vurdu. Onları sevgi, eşitlik, hoşgörü ile ibadet özgürlüğü içinde İslam’a çağırdı. Kılıç ve kırbaç’ın yüzyıllarca yapamadığını, Hoca Ahmed Yesevi; her inancın ortaklarını topladığı bu davet yöntemi ile gerçekleştirdi. Hoca Ahmed Yesevi’nin davet yöntemi sevgi ile doludur ve sevgiye davet eder.

Amaç sevgi, yol sevgi, yöntem sevgi. Yani sevgi ile sevgiye davet. Her sorun, sevgi ile hallolur ve sevgi içinde erir, çözülür. Çünkü bunda hoşgörü, feragat, sabır, kanaat, yaşama ve yaşatma azmi vardır. Sevgi bencil değil; bölüşen, paylaşandır.   

Şeyh Muhammed Bahaüddin; Hoca Ahmed Yesevi’nin İslam’a davet ettiği Türk toplumu arasında çok taraftar buldu. Gönülleri süslediği için kendisine “Nakşi” denilmiş. Bu nedenle kurduğu tarikat da Nakşibendilik olarak isimlendirildi. Tarikat silsilesi bakımından, Hz. Ebubekir’e varan yegâne tarikattır. Diğer bütün tarikatlar ise Hz. Ali’ye ulaşır. Namaz, oruç, zikir, tövbe, uzlet, kanaat, teslimiyet bu tarikatın temel unsurlarıdır. Nakşibendi Müslüman Türkler de Anadolu’ya göç edip geldiler. Nakşibendilik, İran ve Anadolu’da taraftar buldu. Timur’un savaşları ve Timur’un Ankara’da Yıldırım Beyazıt’ı yenmesi (1402) tarikatın yayılmasında etkili oldu. Nakşi İslam’ı anlayış da, Ahmed Yesevi bahçesine kendi çiçeğini ekti. Hacı Bektaş Veli ise aynı bahçeyi ve aynı ürünü korudu, sürdürdü. Nakşi dervişleri Ahmed Yesevi’nin adını, etkisini kullandılar. Onun diliyle, kendi bildiklerini söylediler. Fikir ve inançlarını böylece yaymak, taraftar bulmak daha kolay ve etkindi. Görülüyor ki Ahmed Yesevi’nin İslam’ı anlayış ve uygulaması devlet yönetimi, İslam dünyasını ve özellikle ülkemizi çok yakından ilgilendirmektedir. Hazreti Yesevi’yi bildikçe, bütünleşmek daha kolay olacaktır. Çünkü her şeyin temelinde sevgi vardır ve olmalıdır. Yesevi, şöyle demektedir:   Şeriatın şartlarını bilen aşık, Tarikatın manasını bilir dostlar, Tarikatın işlerini eda kılıp, Hakikatın deryasına batar dostlar.

Terekemelerin yol ve erkân seçtiği üslup Pir Ahmed Yesevi üslubudur. Özü sevgidir. Güzel söz yani “mey”dir. Meyin söylendiği yer mayhanadır. Varılan kaynak pirdir, derviştir. Onların temsilcileri müritlerdir. Mey söyleyenler müritlerdir. Mey (Güzel söz-şiir) söylendiğinde müziğin etkisiyle ibadet edenler, hakla bütünleşenler tarikat ehilleridir. İslam’ın beş farzı ibadettir. Beş farz ile yetinmeyenlerin Tanrıya daha çok hizmet etmeleridir. Kafkasya ve Anadolu’daki Terekemelerden meyhana ehli olanların sayısı çoktur. MEYHANA Tasavvuf ehlinin eşk ataşıdı Meyhana bir zikir bir ibadettir, Semahların en yücesidir, başıdır. Meyhana insana bir saadettir.

Bir Allah aşığı olan Mir Hemze Gör nice beyitler bırakıp bize Müsaade edilmez geline gıza Meyhana bir ehli kâmil adettir.

Meyhana Hakkında Azerbaycanlı Yazardan Bir Görüş:

 Meyhanalar müzik eşliğinde, bazen de müzik olmaksızın söylenilen şifahi halk şiiri biçimlerinden biri. İnsanın kusur, zaaf ve eksiklikleri bu şiirlerde hiciv ve mizah vasıtasıyla dile getirilir.  Meyhanalar, ibadet biçiminde daha çok şenlik, eğlence meclislerinde, bazen 2 veya 3 meyhanacı şair tarafından deyişme şeklinde söylenilir. Bakü yöresindeki köylerde meyhanalar bir hayli yaygındır.  Ünlü artist Hüzeyngulu Sarabski “Köhne Bakü” kitabında Azerbaycan düğün merasimlerinin özelliklerini anlatırken şöyle yazmaktadır: “Adamlar dağılandan sonra düğün sahibinin yakın adamları, akrabaları düğünde iştirak eden şair tabiatlı adamları meydana çekerek meclisin ortasında eyleşdirir, eline bir kaval vererdiler. Bazen kavalı başka birisi çalardı. Bele meyhana deyenler tek değil, iki nefer olmalı idi. Bunlar birbiri ile deyişmeli idiler. Onların sözlerinin nakaratı toplananlar tarafından horla (koroyla) tekrar edilmeli idi.” (Bkz. Edebiyyat ve İncesenet Gazetesi, 1983, 25 Şubat)  Azerbaycan halk edebiyatındaki deyişme, herbe zorba ve meyhanalar arasında bir yakınlık vardır. Âşık deyişmesi ile meyhana deyişmesi arasındaki benzer yönler her iki deyişme biçiminde de doğmaca şiir söyleme hüneri, hazırcevaplık, akıcılıktır. Farklı cihet ise, meyhana meclislerinde sazın olmaması, yerini çırtma (parmak çıtlatmak) veya kavala bırakmasıdır. Sazın olmaması sebebiyle şairin söz bulma vakti azaldığı için söz, mükemmelliğinden kaybeder. Meyhananın şartlarından biri de âşık tarzındaki ayak açmak gibi kafiyenin başkaları tarafından tespit ve takdim edilmesidir. Kafkasya’da, Borçalı ve Kazaklı Terekemeleri ile Türkiye’de Kars yöresi Terekemelerinde kaval yerine tef veya 20x20x20 ebadında bir bir tenekeyi çalarak tempo tutulmakta idi. Bu nedenle Terekemelere kimi zaman “teneke çalanlar” da denir. Meyhanada ritim tutmak için teneke kullanılmasının sebebi; sadeliği, saflığı, doğallığı ve dünya nimetlerinden arınmışlığı sembolize etme duygusundandır.

TerekemeSemahı olan Meyhanada konu çerçevesi çok geniştir. Aile ve geçim meselelerinden toplumsal siyasi hadiselere kadar birçok husus meyhanalara konu olabilir. İfşa edici vasfı, acı tatlı güldürücülüğü, bazen ince alayı, bazen de güldürücü mizahı vardır. Hiciv türünün şiir şekillerinden olan meyhana hakkında şair H. Gani “Mübarekdi Bu Meyhanamız” adlı şiirinde Meyhana hakkında bilgi verir. Şair H. Gani’den alınan Meyhana için yazılmış bir şiir:

Mübarekdi Bu Meyhanamız

Tellere seygel çekecek şanemiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız

Meyhana ecdadımıza yad deyil,

Onda tüfeyli, deleduz şad deyil.

Köhne temeldir, yeni bünyad deyil,

Tezelenip köhneki kâşânemiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Abşeron’un her terefi vışkadır,

 Meyhananın neş’esi bir başkadır,

 “Meyhana” Rusya’da “çastuşkadır”,

Tellere seygel çekecek şanemiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Söz verilir indi bizim Şahid’e

Te’ne gıla müftehora, zahide.

Seyyid Ezim, Sabir ile Vahid’e,

Dilde revanlık yaradıpdır temiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Nazmda bizövg olanı anmayak,

 Meyhananı sade hüner sanmayak,

Söz yetirek, “çırtmaya” aldanmayak,

Sinesi defter kitabık indi biz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Akşama gür lambaları yandırak,

Küçeleri hayli ışıklandırak,

Aydın edip, ganmayanı gandırak,

Şem’e hased çekmeye pervanemiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

İşleye her kes nece ki bir saat,

Gışda şeher yolları olsun rahat,

Etmeye bir avtobusu “buksavat”,

Küçü vü meydanları rahat, temiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Yontamağa layigi var rendenin,

 Galmaya “nahamvarı bir bedenin”,

Nâdürüstün, ruhu perakendenin,

“Zülfüne seygel çekecek” şanemiz,

 Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Çırtma vurun, çırtmanı duysun kaval,

Doğru söze heç va’de yokdur zeval,

Tenkit açır meyhanada hasb-i hal,

Yanmayacak odlara pervanemiz,

Hayli mübarekdi bu meyhanamız.

Meyhana ehli Terekeme müritlerinin, okudukları Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi’ye ait hikmet adı verilen şiirlerinden (meylerinden) bazı örnekler:

Muhabbetin kadehini içip rakseyleyen

Divanelik makamına girdi dostlar

Aç ve tokluk, kâr ve zarar hiç bilmeyen

Sarhoş olup raks ve sema yaptı dostlar.

Raks ve sema yapanlara dünya haram

Çoluk-çocuk, ev-barktan geçti tamam

Seher vakti Hakk’a sığınıp çeker gam

Ondan sonra raks ve sema yaptı dostlar.

Raks ve sema yapan âşık kendini bilmez

Şuursuz yürür dünya malını ele almaz

Yüzbin adam “affet” dese mağrur olmaz

Dünyayı tepip raks ve sema yaptı dostlar.

Dünya tepmeden raks ve sema yapan cahil

Hakk yâdını bir an demeyip, yürür gafil

Dervişim der, dünyaya doğru gönlü eğilimli;

Dünya için raks ve sema yaptı dostlar.

Kendinden geçmeyip raks ve sema yapmak hata;

Sübhan Melik’im ona kılmaz iman armağan

İbadet eylese, gönüllerini eylemez safâ;

Riy'â eyleyip raks ve sema yaptı dostlar.

Vay şöyle cahillerden ümid eylemeyin

 Feyz ve fetih alırım deyip yürüyüp almayın

Nefsi büyük, şeriatı bozuk veli bilmeyin

Lanetli şeytan gem vurmadan bindi dostlar.

Terekeme müritlerinin okuduğu Hoca Ahmed Yesevi’ye ait “mey” adı verilen başka bir şiiri (Hikmet) Hâlık’ımı ararım gece gündüz içinde;

Dört yanımdan yol indi evren mekân içinde.

Dörtten yediye yettim, dokuzu geçip gittim,

Ondan ikiye geldim çerh-i keyvan içinde.

Üç yüz altmış su geçtim, dört yüz kırk dört dağ aştım

Vahdet şarabını içtim, düştüm meydan içinde.

Çünkü düştüm meydana, meydanı dolu gördüm,

Yüz bin ¬ârifi sordum, bütün cevlan içinde,

Daldım denize girdim, varlık şehrini gezdim

İnci sedefte gördüm, cevher hazne içinde.

Arş’ı Kürsü yürüdüm, Levh-i Kalem’i gördüm.

Varlık şehrini gezdim, söyler bu can içinde.

Canı gördüm cananda, aşkı gördüm meydanda

Aşıkların meydanı cümle bostan içinde,

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum

Hepsi sende var dedi, kaldım hayret içinde

Hayran olarak kaldım, şuursuz olup daldım,

Kendimi derde saldım, buldum derman içinde

Seyir ister mi bülbül açılmıştır kızıl gül

Her gülü uzak görme gül bahçesi içinde

Miskin Hoca Ahmed Can, hem cevherdir hem hazine

Herşey onun mekânı, O lâmekân içinde.

Hoca Ahmed Yesevi’nin başka bir şiiri (Hikmet)

Kendinden geçmeden rakseyelese, Allah şikayetçi

Semasından yer hareketlenip çekince sıkıntı

Dua kılayım; göstermesin ona cemal

Dinden geçip raks ve sema yaptılar dostlar.

Divânelik galip gelmeden sema yapar

Hakk Mustafa ve çehar-yârdan şikayetçi yürür

Baştan aşağı günahları hazır durur

Günah dileyip raks ve sema yaptı dostlar.

Şibli âşık sema eyledi nur görüp

Mustafa’yı hazır görüp, soru sorup

Dünya derdini arkada bırakıp gözünü yumup

Öyle kullar raks ve sema yaptı dostlar.

Şibli âşık ağlayıp dedi:

“Ey Rasül Tâkatsizim, sema yapsam, ben de melül..”

Resül dedi: “İnşallah, eyleye kabul..”

Ruhsat dileyip raks ve sema yaptı dostlar.

Kul Hoca Ahmed, raks ve sema herkese yok

Taklit ile yapsa sema, gire cehenneme

Bu rivayet gizli idi, söylesem hepsini

Hakk’ı bulup raks ve sema yaptı dostlar.

Terekemelerin Meyhana’da teneke çalarak söyledikleri sözler daha genellikle Ahmet Yesevi ve şair Mir Hamza Nigari’ye aittir.

*** Köşe Yazarlarımız İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) üyesidir ve telif hakları İLESAM tarafından korunmaktadır. Köşe Yazarlarımızın yazıları izinsiz olarak kopyalanamaz ve başka bir yerde yayınlanamaz. İzin almadan yazıları kopyalayıp başka yerde yayınlayanlar, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri kanunu kapsamında İLESAM'ın kendilerine açaçağı maddi tazminat davasını kabul etmiş sayılır.

 

 Okunma Sayısı : 39

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 271237
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.